Suç ve Ceza
Fyodor Dostoyevski, Suç ve Ceza’yı yazdığında belki de farkında değildi ki bir asır sonra bambaşka coğrafyalarda, bambaşka insanların ruhuna tercüman olacak bir eser bırakıyordu dünyaya. Çünkü o sadece bir cinayet romanı kaleme almadı. İnsan dediğimiz varlığın en karanlık köşesine bir el feneri tuttu. O köşede ne var dersiniz? Ahlak, vicdan, pişmanlık ve en önemlisi: Kendi kendine yabancılaşma.
Zülfü Livaneli, Suç ve Ceza’nın önsözünde şu cümleyi kullanır: “Biz, bugünün okurları biliyoruz ki Raskolnikov’lar, Karamazov’lar aramızdadır; artık onlara yabancı değiliz. Kendi düşüncesi ve inancı uğruna başka bir insanı (ya da insanları) öldürmeyi kendine hak görmek, toplumu kurtarmak için çare olarak düşündüğü cinayetleri hiçbir kuşkuya kapılmadan işlemek.” İşte tam da bu yüzden Dostoyevski bugün hâlâ günceldir. Raskolnikov’un “olağanüstü insanlar” teorisi, 150 yıl sonra bambaşka kılıklarla sokaklarımızda, iş yerlerimizde, hatta belki evlerimizde dolaşıyor.
Romanın başkarakteri Raskolnikov, zavallı bir öğrencidir. Ama onu tefeci kadını öldürmeye iten şey yoksulluk değildir. Bir fikri vardır: Bazı insanlar, sıradan ahlak kurallarının üzerindedir. Ona göre, yeterince büyük bir amaç uğruna suç işlenebilir. Mesela bir tefeciyi öldürüp parasını alırsan, belki de onlarca fakire yardım edebilirsin. Mantıklı değil mi? İşte Raskolnikov da bunu düşünür. Ama işler hiç beklemediği gibi gider. Cinayetten sonra özgürleşeceğine, kendini mahvolmuş hisseder. Polisten kaçmayı başarır ama kendinden kaçamaz. Geceleri uyuyamaz, insanlardan uzaklaşır, bir hiç gibi hissederek ortalıkta sürünür.
Dostoyevski’nin dehası burada ortaya çıkar. Çünkü yazar bize şunu söyler: Asıl ceza mahkeme salonunda başlamaz. Asıl ceza, insanın kendi vicdanıyla baş başa kaldığı o sessiz, o dayanılmaz anlardır. Dostoyevski, “insan ruhunun karanlık derinliklerine inerek suçluluk kavramını araştırmakta, neredeyse bir gelecekbilimci gibi yeni ve karmaşık bir dünyanın uğursuz kehanetini duyurmaktadır.” Ve gerçekten de kehaneti tutmuştur. Çünkü bugün, tam da Livaneli’nin söylediği gibi, “bireysel şiddeti politik ve toplumsal amaçların emrine vermek artık ne yazık ki alıştığımız bir şey haline geldi.”
Bugün Türkiye’ye baktığımızda, Dostoyevski’nin evrensel uyarısının ne kadar güncel olduğunu görüyoruz. Garip bir çağdan geçiyoruz. Her şey çok hızlı akıyor, herkes bir şeylere yetişmeye çalışıyor. Ama bu yarışta bir şeyi kaybettik: Ahlak dediğimiz o ince çizgiyi artık pek gözetir olduk şu zamanda.
Düşünün bir kere. Bir arkadaşınız işe torpille girdiğinde, ona “nereden buldun?”, bir tanıdığımız vergi kaçırdığında, “Bu devlet zaten haksız alıyor” yahut alışveriş yaparken “fiş istemiyorum, bana en son ne olur” demek ne kadar da normalleşti. Yalanı, hileyi, fırsatçılığı “açıkgözlülük” diye benimser olduk. Dürüst olana ise “saf” gözüyle bakar olduk. İşte romandaki ana karakter olan Raskolnikov’un kafasındaki o çarpık mantık da aynen böyle yürüyor: Kazanıyorsan, her şey mübah.
Yine Livaneli bir röportajında çarpıcı bir tespitte bulunur: Bizim insanımızın Raskolnikov gibi bir vicdan azabı yaşayamayacağını söyler. Çünkü “bizim millette suçluluk duygusu ve suçluluktan doğan vicdan diye bir şey yok. Tam tersine karşısındakini suçlama var.” Ne kadar doğru değil mi? Hata yaptığımızda aynaya bakıp “Ben yanlış yaptım” diyecek cesareti çoktan kaybettik. Oysa aynadaki o yabancıya bakmaktan kaçtığımız her gün, biraz daha kayboluyoruz.
Yaşar Kemal der ki: “Bir toplumun ahlakı, o toplumun kadına bakışıyla ölçülür.” Bu sözün tam olarak Yaşar Kemal’e ait olduğunu tam olarak teyit edemesem de içeriği çok şey anlatır bize. Bugün kadına şiddet haberlerini neredeyse her gün duyuyoruz. Artık duyarsızlaştığımız için belki de kanıksamaya başladık. Ama işte tam da bu kanıksamak, bu duyarsızlaşmak, Raskolnikov’un teorisinin günlük hayatımıza nasıl sızdığının en açık kanıtıdır. “Hedef büyükse, yolda ezilenler olabilir” mantığı, en korkuncu da vicdanımızı susturmayı başarmıştır. Oysa hayat öyle işlemiyor. Dostoyevski bize bunu acı bir şekilde gösteriyor. Raskolnikov ne kadar dirense de, ne kadar kendine “Ben haklıyım” dese de, içindeki o ses bir türlü susmuyor. Vicdan öyle bir şey ki; onu kandırmak mümkün değil.
Livaneli, “Bu karmaşık dünyada benim tek pusulam vicdandır. Çünkü vicdanı olmayan her insan, Nazi’dir” der. Sert bir söz belki, ama üzerine düşününce ne kadar yerinde olduğunu anlıyorsunuz. Vicdan dediğimiz şey, insanı insan yapan en temel şeydir. Onu kaybettiğimizde, elimizde kalan sadece bir bedendir.
“Sizi bilmem; ama ben dünyada en çok cehaletten korkarım. Çünkü cehalet kendi bildiğinin dışında bir bilgi ve düzey olduğunu fark etmeyen bir kör karanlıktır. Zehirli tutkular ve fanatik öfkeler üretir. En kötü yanı da, cahilin, cahil olduğunu bilmemesidir.” Bugün toplum olarak düştüğümüz durum tam da budur belki de. Ahlakın ne olduğunu, vicdanın ne demek olduğunu unutacak kadar cahilleştik ve bunun farkında bile değiliz.
Romana tekrar geri dönecek olursak, belki de en etkileyici yanı belki de şudur: Raskolnikov’u kurtaran şey ne mahkeme ne de polistir. Onu kurtaran, Sonya adındaki o zavallı, saf kızdır. Sonya hiçbir şeyi teoremle açıklamaz. Sadece dürüsttür, sadece iyidir, sadece inanır. Raskolnikov onun yanında bir süre sonra utanmaya başlar. İşte bir toplumun ahlakı böyle dirilir; büyük vaazlarla değil, küçük dürüstlüklerle. Bir öğretmenin güzel davranışıyla, bir esnafın tartısında ölçülü olmasıyla, bir anne babanın evladını önemseyip onu dikkate almasıyla… “Dünyayı güzellik kurtaracak, bir insanı sevmekle başlayacak her şey!” Bu söz, hepimize umut veriyor aslında. Çünkü büyük şeyler yapmamız gerekmiyor. Sadece bir insanı gerçekten sevmek, bir insana gerçekten iyi davranmak, bir işi gerçekten doğru yapmak... İşte kurtuluşun sırrı belki de bu kadar basit.
Suç ve Ceza, en nihayetinde bir umut romanıdır. En dibe vurmuş bir adamın, en saf bir ruh sayesinde yeniden ayağa kalkmasını anlatır. Belki biz de bugün biraz umuda ihtiyacımız var. Belki de hepimiz, içimizdeki Raskolnikov’a inat, biraz Sonya olmayı denemeliyiz. Kim bilir, belki birilerinin vicdanını yeniden inşa eden küçük bir taş da biz oluruz.
Dostoyevski’nin bize öğrettiği gibi: Vicdan, kaçılamayacak tek cezadır. Ve belki de kurtuluş, onun sesini duymaktan geçer.
















Facebook Yorum
Yorum Yazın